31 Temmuz 2015 Cuma

BAYRAM YEMEĞİ



BAYRAM YEMEĞİ
Necati Ağıralioğlu

Çaykara´da Bayram Yemeği!
İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Hidrolik Ana Bilim Dalı Başkanı Çaykaralı hemşehrimiz Prof. Dr. Necati Ağıralioğlu´nun kaleme aldığı geçmişte yaşanmış ´Bayram Yemeği´ adlı makalesini paylaşıyoruz
Tarih: 26.9.2015 14:19:09 / 1388okunma / 0yorum





İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Hidrolik Ana Bilim Dalı Başkanı Çaykaralı hemşehrimiz Prof. Dr. Necati Ağıralioğlu “ geçmişte yüzyıllar boyu süre gelen Çaykara´da yaşanmış ve günümüzde yok olmaya yüz tutmuş "BAYRAM YEMEĞİ" başlıklı yazıda sosyal ve ekonomik kesitler verilmeye çalışılan bir geleneği siz değerli okurlar için yazdı.
Bayram Yemeği başlıklı bu yazıda,  20. Yüzyıl Çaykara´sından sosyal ve ekonomik kesitler verilmeye çalışılmıştır. /resimler/2015-9/26/1430047793683.jpgHATIRLADIĞIM İLK BAYRAM
Hatırlayabildiğim ilk bayram,  Mayıs ayının sonlarına rastlamıştı. Yaklaşık bir aydır mezralardayız ve kısa bir zaman sonra yaylalara çıkacağız. O Ramazan Bayramının ilk günü, 2 Haziran 1954 Çarşamba gününe veya 23 Mayıs 1955 Pazartesi gününe denk gelen bayram olmalı.
 Hayvanlarımızla 1400 metre rakımlı Kukula Suyundaki mezradayız. İlkbaharın sonuna yaklaşıyoruz. Artık 2000 metre yüksekliğe kadar bütün ağaçlar, çalılar vadi tabanlarından yukarıya doğru kademeli olarak yaprak ve çiçek açtı. Genellikle düzlüklerde sığırlar, bayırlarda koyun ve keçiler otlatılıyor. Bütün çimenler, çayırlar, ormanlar yemyeşil. Mor renkli komar (orman gülü) çiçekleri yeşillikler içinde dikkat çekiyor. Büyük sarı renkli zifin çiçeklerinin görüntüsü bakmaya, her tarafa yayılan yoğun kokusu koklamaya değer.   Kuşlar ağaç dallarında ve çatı saçaklarında yuvalar yapmış cıvıldaşıyorlar. Kukula Suyu mezrası Şekil 1 de gösterilmiştir./resimler/2015-9/26/1430508575865.jpg Şekil 1 Kukula Suyu mezrası 

Bayramın ilk günü insanlar günlük zaruri işler dışında iş yapmazlar. Yörede kadınlar teravih namazı için cami ve mescitlere gittiği halde bayram namazlarına hiç katılmaz. Ramazan Bayramının ilk günü, yayladan, mezralardan ve köyün her tarafından erkekler o zaman yörede sabah saat 8-9 arasında kılınan bayram namazına yetişmek için hızlı adımlarla yollarda yürüyor. Gurbette olmayan evlerdeki büyüklerimiz, sabah namazında camide olmak için, köyde olmalı.
Akranlarım iki akrabamla birlikte sabah kahvaltıdan sonra, genellikle bir pantolondan ibaret olan bayramlık elbiselerimiz üzerimizde, evlerin ortak avlusundaki çimenlikte toplandık. Evlerimize haber verip vermediğimizi hatırlamıyorum, ama bayram namazına gitmeye karar verdik. Bayram namazına gitmekte olan insanlara özenerek 4 kilometre uzakta ve 800 metre rakımlı tepedeki Eğridere Merkez camiine gitmek üzere yola koyulduk. Yol dediğim düzlüklerde çimen, eğimli yerlerde toprak olan patika. Çamur olabilecek yerlere taş konmuş, çok eğimli yerlere ise basamaklar oluşacak şekilde büyük düz taşlar yerleştirilmiş. Biz de yola girdik. Bize yetişen büyüklere yol veriyor, onları öne geçiriyor ve onlara bir süre takılıyoruz. Bir süre sonra önümüzdeki o grup ilerleyince arkamızdan gelen bir başka grubun peşine takılıyoruz. Bir grubun yoldaki konuşmalarından, bayram namazından önce camide yine Sadoğlu İsmail Efendi mi, yoksa Çatal Mustafa Efendi mi vaaz verecek gibi sohbetler kulağıma çarpıyor. Yoldaki karşılaşmalarda yukarıdan gelenler, aşağıdan gelenlere, küçükler büyüklere yolun aşağı tarafına çekilerek yol ve selam veriyor. Yol boyunca göçmen Guguk kuşlarının sürekli ötüşlerini duyuyor, onları dinliyor, dallara bakıyor, fakat onları bir türlü göremiyoruz. Yol boyunca zaman zaman oyun oynamaya dalıyoruz.
Varacağımız camiye yaklaşık bir kilometre mesafede, camide namazını kılıp aceleyle geri dönmekte olan bazı insanlarla karşılaşınca geç kaldığımızı anlayarak geri dönüyoruz. Yine insanlar yolda bizi geçip gidiyor. Yokuş aşağı inerken işimizin daha kolay olduğunu yokuş çıkarken daha iyi anlıyoruz. Yavaş ilerleyebiliyoruz. Yanımızdaki gruplardan birinde, insanlar Sadoğlu İsmail Efendinin vermiş olduğu vaaz konusunda sohbet ediyor.  Çoğunlukla olduğu gibi,  o bayram da dargın Müslümanların bayramda barışması gerektiği vurgulanmış. Arada bir, bir-iki kişiden oluşan hanım gruplar mezralara veya köye doğru yanımızdan geçip gidiyorlar. O gün biz ancak öğleden çok sonra mezralardaki evlerimize acıkmış olarak varabildik.
BAYRAM YEMEĞİ
Ramazan Bayramı her yıl on gün erken olduğu için ilk orucumu 1959 Mart ayında ortaokul 2. Sınıfta iken tuttum. O yıl Ramazan Bayramının ilk günü 9 Nisan Perşembe gününe denk geldi. Artık mezralara henüz çıkılmamış ve ben bayram tatilini köyde geçiriyorum. O bayram ve ondan sonra 1963 yılının Ağustos sonunda İstanbul´a okumaya gittiğim zamana kadar Ramazan Bayramları tatillerinde köyde bulundum. Köyde bütün köylülere mahallemizde Mustafa Ağıralioğlu´nun evinde bayram yemeği verildiğini gördüm ve yaşadım.
Bayram namazı bitiminde cami içinde veya avlusunda herkes birbirleriyle bayramlaşıyor. Akranlar birbirleriyle musafaha ederken, küçükler büyüklerin elini öpüyor. Tebrikleşmeye küçüğün başlaması gerekiyor. Biz büyükleri taklit etmek istiyor, kulaktan duyduğumuz “Bayram-ı Şerifiniz Mübarek Olsun” sözünü telaffuz edemediğimiz için biraz benzeterek biraz kısaltarak acayip bir şekilde söylüyoruz. Büyükler de ” Senin de; çok hayır göresin” diye karşılık veriyor. Cami çıkışındaki bir bayramlaşma görüntüsü Şekil 2 de gösterilmiştir. Köyde herkes birbirini tanıyor. Zaten hemen herkes birbirinin akrabası./resimler/2015-9/26/1431553126039.jpgŞekil 2 Bayramda cami çıkışında insanların bayramlaşması

Camiden çıkışta insanlar dört yoldan dağılacaklar. Üç yolun girişine birer genç görevlendiriliyor. Bu gençler, gelenleri ısrarla bayram yemeğine davet ediyor ve yönlendiriyor.  Cami cemaatinin çoğu bu davete icabet ediyor. Bazı insanlar başlangıçtaki izdihama karışmamak için cami civarındaki aile kabirlerini ziyaretten sonra davete katılıyor. Bu evde her Ramazan Bayramında üç gün boyunca erkek, kadın, çoluk çocuk eve gelen herkese yemek veriliyor. Böyle üç gün gelenlere yemek vermek ancak hacı evlerinde hacdan yeni gelen hacıları tebrik için gelenlere verilirdi.
İkram sahibinin camiye 100 metre mesafedeki evinde yemekler hazırlanıp pişiriliyor. Bu taş evin hemen kuzeyinde iki katlı ahşap bir misafir binası vardı. Binaya, dışardan girilen bir de tuvalet eklenmişti. Binanın alt katı ahır olarak kullanılırdı. Üst katı ise geniş bir oda ve bir holden ibaretti. Oda halılar ve minderlerle döşenmişti. Yıl boyunca gelen misafirlerin ağırlanması veya gece kalabilmesi için geniş yüklüklerinde misafir yatakları bulundurulurdu.
Ramazan bayramında bu misafir odası erkeklerin yemek yemesi için hazırlanırdı. Önce yaşlı ve hürmete layık insanlar odaya alınır. Onların elleri bir genç tarafından getirilen bakır bir leğende yıkanırken, bu genç ibrikle büyüğün ellerine su dökerdi. Hemen bir peşkir veya havlu tutularak ellerinin kurutulması sağlanırdı. Sofralar 7-8 kişilik hazırlanır ona göre kaşık ve kaplar sofraya konur. Yemeğini bitirenler odadan çıkarken yeni bir sofra ve yeni bir grup odaya alınır, sofraya buyur edilir. Önceki sini ve boş sahanlar gençler tarafından taş evin mutfağına taşınırdı. En sonunda, hizmet eden akraba gençlerine sofralar kurulurdu. Böylece misafirlere yetecek sayıda sofra misafir odasına ulaştırılırdı. Kadınlara taş binada sofra kurulurdu. İlk gün kadınların 20-30 metre sıralar oluşturduğu görülürdü. Taş evdeki 30-35 sofralık yemek ikramı üç gün sürerdi.

YEMEKLERİN SERVİS EDİLMESİ
Taş evin mutfağında yemekler büyük bir siniye yerleştirilir ve gençler tarafından misafirhaneye taşınırdı. İnsan yoğunluğunun ilk saatinde yan yana duran gençler vasıtasıyla yemekler elden ele aktarılırdı.  Ayrıca boş sini ve sahanlar misafir haneden eve taşınırdı. Sulu yemekler bakır taslarda, katı yemekler kapaklı bakır sahanlarda servis edilirdi. Sini, sahan gibi kap kacağın bir kısmı komşulardan ödünç temin edilirdi. O zamanlar güğümler dahil hemen hemen bütün mutfak eşyaları bakırdandı. Yöredeki mutfaklara henüz plastik ve alüminyum eşyalar girmemişti. Kapların kalaylı olmasına dikkat edilirdi. Sadece turşu ve sirke küpleri, bal testileri seramikten; yağ küleği, peynir kurunu ve yayıklar ahşaptandı. Odada halının üzerine bir sofra bezi serilir. Onun üzerine 25-30 santimetre yüksekliğinde sofra ayağı konur onun üstüne sofra yerleştirilir. Sofranın etrafına konan minderler üzerine 7-8 kişi dizilir ve genellikle tek kaptan yemek yenirdi. Sahandan yemek yerden herkes kaşıkla sahanın kendi tarafından yemek alamaya özen gösterirdi. 

YEMEKLERİN HAZIRLANMASI
Yemeklerin malzeme tedariki bir yıl boyunca düşünülür ve bayrama 8-10 gün kala harekete geçilirdi. Erzak olarak çarşıdan pek fazla bir şey alınmazdı. Sadece buğday unu, şeker ve bazen pirince ihtiyaç duyulurdu. Tereyağı dâhil diğer gıdaların hemen hemen hepsi evde üretilen ürünlerden sağlanırdı. Zaten mutfaklarda tereyağından başka yağ pek bilinmezdi. Onu temin edemeyenler veya çeşni meraklıları bazı yemeklere iç yağı veya kuyruk yağı katarlardı.
 İşçilikleri uzun sürecek yufkalar için bir hafta önceden mahallenin genç ve becerikli hanımlarından bir imece teşkil edilirdi. Evde hamur hazırlanır, ahşap sofralar üzerinde oklava ile yufkalar açılır ve ateş üzerine konan saclarda yufkalar hafif pişirilir. Bu pişmiş yufkalar büyük bir kapa konur ve üstü örtülüp bekletilirdi.
Yemek pişirme işi için mahallin en tecrübeli aşçısı üç günlüğüne eve çağrılır. İlk hatırladığım aşçı Maraşlı Köyünden Hanife halaydı(Kadıoğlu).  Dayısının evi olan eve hevesle ve gönüllü olarak gelir ve yemekleri hazırlardı. Bu vesile ile biraz da hasret giderirdi. Yalnız gençliğinde yanmış ve bir bacağını kaybetmiş olduğundan yürüyerek gelemez, güçlü bir hanım onu 2-3 kilometre uzaktaki evinden sırtında taşıyarak getirir ve sonra evine geri götürürdü. Daha sonra Tenzile Yıldız bu görevi üstlenmiş, en son evin gelini Fatma Ağıralioğlu ( Supa kızı, Sipahi kızı) ustalarından el aldığı bu görevi deruhte etmiştir. Usta aşçıya birkaç genç hanım yardım ederdi. 

YEMEKLER
Hazırlanan yemekler klasik türdendi. Genellikle yemek listesi aşağıdaki gibi olurdu.
- Arpa çorbası veya kuru fasulye
- Pilav veya ev yapımı makarna
- Hoşaf
- Tatlı
- Ekmek ve su.
Arpa çorbası barbunyalı yapılır; yörede meşhurdur ve çok lezzetlidir. Bu ana yemek sayılır. Arpa çorbası veya kuru fasulye 40-50 santimetre yüksekliğinde, 70-80 santimetre çapında büyük bakır kazanlarda sac ayak üstünde ateşte pişirilir. Diğer yemekler büyük bakır tencerelerde hazırlanırdı.
Pilav genellikle bulgurdan yapılır. Zamanla pirinç pilavı da yapılmaya başlanmıştı.
Ev yapımı makarnada ise, önceden hazırlanan ve hafif haşlanmış ev yapımı yufkalar rulo haline getirilip bıçakla çok ince dilimlenir. Kapaklı ve işlemeli bakır sahanlara konan bu makarnaya eritilmiş tereyağı ve peynir dökülür.
Hoşaf genellikle çarşıdan alınan kuru üzümle hazırlanırdı.
Tatlı genellikle baklavadır. Önceden hazırlanan yufkalar baklava tepsisine tek tek serilir. Her yufkadan sonra araya kavrulmuş helva konur.  Böylece en az 4-5 katlı (yufkalı) baklava hazırlanır. Sonra bıçakla üzeri dilimleme için çizilir ve şerbeti hazırlanıp üzerine döküldükten sonra tepsi içindeki baklava ateşte pişirilirdi.
Bazen baklava yerine yufkalardan kadayıfa benzer bir tatlı hazırlanırdı. Çok ince dilimlenmiş yufkalar sahanlara konur, üstüne bol şerbet dökülürdü.
Ekmek olarak genellikle mısır unundan yapılmış ev ekmeği, dilimlenmiş olarak sofralara konurdu. Bazı yıllar çarşıdan buğday ekmeği de satın alınırdı. Zaten sofralarda ekmek pek fazla gitmezdi.
Bütün içme ve kullanma suları Şekil 3´te gösterilen ve eve 100 metre mesafedeki tarihi çeşmeden büyük bakır güğümlerle genç hanımlar tarafından taşınırdı.

/resimler/2015-9/26/1433301860247.jpgŞekil 3 Bütün mahallelinin musluğundan evine su taşıdığı ve hayvanlarını kovanında sulağı tarihi çeşme (hayvan sulama kovanı yol genişletme çalışmaları sırasında yıkılmıştır) 

O DÖNEMLERDE YAŞANAN FELAKETLER
En az 1925´lerden itibaren bu bayram yemeklerinin sürdürüldüğü bilinmektedir. Yörede, bu dönemlerde yaşanan felaketler hakkında bazı bilgilerin sunulması dönemin şartlarını anlamak açısından faydalı olacaktır.
-1909 yılının sonlarında (1324) Işıklı Mahallesinde çıkan yangında evlerin hepsi, 25-30 ev, tamamıyla yanmıştı.
-1914´´te genel seferberlik ilan edilmiş, 20-45 yaş arası, istisnasız bütün eli silah tutan erekler, askere çağrılmış. Askere gidenlerin hemen hemen hepsi şehit düşmüş, pek azı gazi olarak geri dönebilmiştir. Evlerde sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştı.
- 1916-1918 yıllarında Rus işgali yaşanmış. Halkın bir kısmı çarpışmalarda yok olmuş, bir kısmı da muhacirlikte yollarda ve gittikleri yerlerde bulaşıcı hastalıklardan vefat etmişti. İşgal sırasında Ruslar tarafından bir kısım evler yakılmış ve bir kısmı soyulmuştu.
- Gerek Rus işgali döneminde, gerekse daha sonraki yıllarda devlet otoritesi kalmadığından halk, işgalcilerin ve eşkıyanın zülüm ve soygunlarından evini ve malını koruyamamıştı.
- Temmuz 1929´da Of Sel Felaketi yaşanmıştı. Bütün Solaklı Vadisinde, Çaykara ve Hadi Pazarı çarşıları dâhil, yüzlerce bina ve ev yıkılmış, yüzlerce ölüm yaşanmış, araziler toprak kayması ile yok olmuştu. Bu arada Eğridere´de Işıklı Mahallesinin alt arazileri toprak kaymaları sonucu akıp gitmiştir. Zarar gören hanelerin bir kısmı devlet tarafından Maçka´ya yerleştirilmişti. Nisan 1923 doğumlu babam Mehmet Ağıralioğlu o felaket için bana hatırladıklarını şöyle anlatmıştı.”2-3 gün yağmur devam etti. Evimizin aşağısı akmaya başladı. Komşumuz Muhammed Osmanoğlu evimize geldi. Bize, tehlike var niçin duruyorsunuz, dedi. İkindiden sonra camiye sığındık. Camide ıslananlar için soba yakıldı. Bir kısım halk kabanlara gitti. Ayvalı Mahallesinin aşağısı tamamen akıp gitti. Esat Amcanın evinin yanında derin bir yar vardı, orası da akıp gitti. Cavluka´nın altındaki üstü örtülü köprüye sığınan Ahmet Kamberoğlu´nun üvey annesi, köprü ile birlikte sele kapıldı ve öldü. Huşo Köyü aşağıya indi ve vadi çamur ile doldu. Ertesi gün Çaykara´ya gittik. Çaykara´yı tamamen sel aldı. Eğridere´den gelen su ile çalışan cami önünde bir değirmen vardı. O değirmen dâhil bütün çarşıyı sel götürdü. Daha sonra çarşı üst tarafa taşındı ve 1940´lara kadar çarşının alt tarafı pek açılmadı.”
- Arkasından devlet, tarım üretimine ve hayvancılığa ağır vergiler koymuştu.
- 1939 sonrasında, İkinci Dünya Harbi dolayısıyla bölgedeki halk 1945´lere kadar büyük kıtlık ve yoksulluk yaşamıştı.
Bütün bu felaketler yanında bir olumlu durum olarak 1948 yılında köyde ilkokul açılmıştı. 

KÖYDE EKONOMİK DURUM
Yörede olduğu kadar Eğridere´de de halkın ekonomik durumu son derecede zayıftı.
Tarım arazileri kıt ve sarp olduğundan tarım ürünlerini satarak bir gelir temini yok denecek kadar azdı. Sadece biraz fındık bahçeleri olanlar yılda 100-200 kilo fındık satabilirdi. Rakım yüksek olduğundan genellikle fındık çiçekleri ilkbaharın soğuk havalarında donduğu için çoğu yıllar fındık ürünü de verim vermezdi.
 1920´li yıllarda yörede tütün ekiciliği yapıldığı halde, 1925´lerden sonra bölgenin tütün yaprakları bol yağışlardan dolayı çok büyük ve kalitesiz olduğundan bölgede tütün üreticiliği yasaklanmıştı.
1950 yılına kadar köyde hiçbir hanenin sabit geliri bulunmuyordu. Medrese eğitimi almış birkaç kişi bölge dışına çıkıp imamlık yapıyordu.
Bir-iki hane de Çaykara´da dükkân açarak bakkallık veya kumaşçılık gibi işler yapmaktaydı. Fakat Çaykara´nın ticaret imkânı çok zayıftı. Birkaç aile de Trabzon´da ticarete başlamıştı.
Eğridere´de evlerin çoğunda erkekler birkaç aylık gurbete çıkmakta, kalaycılık veya hızarcılık gibi işlerden biraz gelir sağlayıp geri dönmekteydi. Biraz bol para kazananlar yıllık geçime ayırdığı paranın dışındaki paralarla, açlık ve kıtlık tehlikesine karşı, köyden tarla, koru, çayır gibi araziler satın almaktaydı.
1960 yılından sonra bölgeden Avrupa´ya işçi akını başladı. Daha sonra okulları bitiren gençlerden bazıları öğretmenlik gibi bazı memuriyetlere girdi.
1950´lerde yöreden başka bölgelere göçler başladı, göçler 1965´ten sonra arttı ve 1980´den sonra iyice hızlandı. Göçler başlangıçta daha çok Bayburt, Çarşamba, Bafra,  Haymana ve Adapazarı gibi ovalara doğruydu. Sonraları göçler büyük şehirlere yöneldi.
Esas olarak halk geçimini hayvancılığa dayandırmakta, tarlasında yetiştirdiği mısır, fasulye, patates gibi ürünleri tüketerek gıda ihtiyacını karşılamaktaydı. Bazen ev ihtiyacı için az da olsa buğday ve arpa yetiştirmekteydi. Lahana, pancar, kabak, salatalık gibi ihtiyaçlarını bahçesinden sağlardı. Evlerin ana gıdaları süt ürünleri, mısır ve fasulyeydi. Mısırın az bir kısmı yemek yapmak için saklanırdı. Evlerde yetiştirilen mısırın önemli bir kısmı evlerde toplanır, kurtulur, ihtiyaç oldukça değirmenlerde öğütülür ve ekmek yapılırdı. Sadece mısırın kıtlığında ve kıtlık yıllarında, eğer varsa, Devlet Malzeme Ofisinden buğday alınıp ekmek yapılırdı. Yetiştirilen fasulyelerin bir kısmı taze veya kuru tüketilirken, büyük bir kısmı tazeyken turşu kurmak üzere değerlendirilirdi. Kış boyunca bu turşulardan kavrularak sıcak yemek hazırlanırdı. Evlerde ana yemek, manca denen ve fasulye, lahana, buğday, arpa gibi çeşitli ürünlerle farklı türde hazırlanıp pişirilen sıcak yemeklerden biriydi.
Bölgede armut, elma, üzüm, ceviz, kiraz, dut, kestane, erik, ayva gibi çeşitli meyveler bol yetişirdi. Sadece armudun kazan armudu, kırmızı armut, uzun saplı armut, ocak armudu, Temmuz armudu, acı armut gibi onlarca çeşidi  yetiştirilirdi. Her evin meyvesi bol olduğu için çarşıdan meyve olarak en bol mevsiminde sadece karpuz alınırdı.
Halk çarşıdan gaz, tuz ve bez satın almakta ve bel, kazma, balta, tahra, orak, tırpan gibi demir tarım aletlerini temin etmekteydi. Bir de bakır kap kacaklar. Belki ayda bir bir-iki kilo şeker de alan evler vardı.
Her ev ortalama 3- 10 inek beslemekte ve süt ürünleri ile beslenmekteydi. Birkaç aile keçi ve koyun sürüleri beslemekteydi. Hayvan besleyebilmek için kışın 5- 6 ay hayvanların ahırlarda besleneceği hazır otlara ve mısır saplarına ihtiyaç vardı. Bu ise ancak geniş arazileri olanlar için mümkündü. Bir iki ailede 100 baş kadar koyun veya keçi sürüsü olduğu görülürdü. Bu aileler gurbete çıkmayıp bütün aile fertleri ile bu hayvanları beslemeye çalışmaktaydı. Koyun sürüleri olanlar bunlardan sağladıkları bir kısım yağ, peynir ve yünleri satarak geçimlerini sürdürmeye çalışırlardı. Bazen de her yıl doğan kuzulardan erkek olanlar ikinci yıl satılarak bir yan gelir sağlanırdı. Hayvanlardan biri sakatlanır veya kurban kesmek gibi her hangi bir sebeple kesilirse, koyun derisi pösteki, inek ve dana derisi çarık olarak hazırlanır ve evde kullanılırdı.
Her evde dokuma tezgâhları bulunur. Bu tezgâhlarda yetiştirilen kenevirden ip, iç çamaşırı ve torba gibi bazı ev eşyaları yapılırdı. Yünlerden ise çorap, eldiven, kazak, başlık, heybe ve erkek elbisesi için kumaş dokunurdu. Bazen de keçe yaptırılırdı. Kışın dokuma yapılan bu tezgâhlarda genellikle evin büyükleri hanımlar çalışırdı.
Kısaca, her ailenin köyde bir evi, birkaç parça tarlası ve odun, kereste temin ettiği bir korusu, mezralarda en az bir kom evi ve birkaç parça çayırı, yaylada bir yayla evi vardı. Bütün ev halkı çalışarak kendisini ve en az 4-5 ineğini beslemeye çalışırdı. Bazı aileler koyun ve keçi de beslerdi. Haneler arasında gerek gıda, gerekse yaşayış bakımından bir fark yoktu.
O dönemlerde yaşayan büyüklerle yapılan sohbetlerde, o yıllarda halkın çok fakir olduğu belirtilmektedir. Yukarıda çeşitleri bahsedilen mütevazı bayram yemeği çeşitlerinin bile bazı evlerde pişirilemediği de zaman zaman dile getirilirdi.
 
YEMEK HAZIRLANAN EVİN DURUMU
Yemek hazırlanan ev Şekil 4´ te görülmektedir. Bayram yemeği veren evin durumu diğer evlerden farksızdı. Hatta dıştan gelir temini bakımından pek çoğundan daha dar imkânlara sahipti. Hane halkından gurbete çıkan yoktu. Bütün aile fertleri bir arada babadan kalma arazilerini işleyerek ve hayvanları besleyerek geçinmeye çalışırlardı. Bazen etraftan da işlerine yardım edenler olurdu. Kışın herkes gibi köyde ana evde 5 ay kadar kalırlar, ilkbaharda sürülerle birlikte 1,5 ay kadar mezralara çıkarlar ve oradaki obalarda yaşarlardı. Yazın dört ay yaylalara çıkar. Son baharda yine 1,5 ay kadar mezralara iner ve havalar iyice soğuyup otlaklar bittikten sonra köydeki evlerine inerlerdi.  Kış dışında da ev halkının bir kısmı köyde bulunurdu. Bir bakıma yarı göçebe hayatı yaşarlardı. Şekil 5'te en az 200 yıl önce yapılmış bu taş ev görülmektedir.

/resimler/2015-9/26/1435133580988.jpgŞekil 4 Yemek hazırlanan taş ev (resmin sağındaki yolun ucunda görünen ev) 

Bu evde yaklaşık 100 kadar koyun, 20-30 keçi ve 8-10 sığır beslenirdi. Ayrıca her zaman taşımacılıkta kullanılan bir at ile bir çoban köpeği evde bulunurdu. Besledikleri koyun, keçi ve ineklerden sağlanan yağ ve peynirin bir kısmını satarak, her yıl keçi ve koyun erkek yavrularını celeplere pazarlayarak geçimlerine takviye sağlarlardı. Ayrıca her yıl yün ve keçi kılı çarşıya indirilirdi. Yılda yaklaşık 200-300 kilo fındık sattıkları da olurdu. Bu evin arazileri diğer evlere nispeten biraz daha boldu. Çünkü Mustafa´nın babası, kardeşi ölünce hanımını kendi üzerine nikâhlayarak kardeşine miras kalan araziden de da faydalanmıştı. Genellikle evde gıda ürünleri ve özellikle süt ürünleri her zaman boldu.
 















Şekil 5 En az 200 yıl önce yapılmış taş ev

BAYRAM YEMEĞİ GELENEĞİNİN MAHİYETİ
Bayram yemeğinin mahiyetini araştırmama rağmen tam öğrenemedim. Ne zamandan beri veriliyordu, niçin veriliyordu sorularına cevap bulamadım.
Bilinen tek şey 1920´li yıllardan beri verildiğiydi. O yıllarda evin reisi 1869 doğumlu Esat Ağıralioğlu´ydu. Esat, 1916 Rus işgalinde ailesi ile birlikte batıya yaya olarak göç etmiş ve Çarşamba´da 2 yıl kaldıktan sonra, Ruslar memleketten çekilince evine geri dönmüştü. Esat 1949 yılında vefat etmişti. Onun vefatından sonra 1901 doğumlu oğlu Mustafa bu yemek geleneğini sürdürmüştü. Fakat 1970´lerde yemeğe katılanlar giderek azalmıştı.1984´den sonra yani Mustafa Ağıralioğlu´nun ölümünden bir iki sene sonra bu adet bir bakıma kendiliğinden tamamen son buldu.
Esat Ağıralioğlu´nun Babası Sofuzade Hacı Mustafa 1827´de doğmuştu ve zamanla Of kazasının ileri gelenleri arasında sayılmıştı. Sofuzadelerin bugünkü Samsun İli hudutları içinde kalan Vezirköprü´den devlet tarafından alınıp bu yöreye iskân edildikleri tespit edilmiştir. Hacı Mustafa, Çaykara- Eğridere Köyünde, 1916 Rus işgalinde tutuşturulup yakılmış olan 12 odalı bir konak yaptırmıştı. Trabzon Eyaletinde encümen azalığı yapmış olduğu, Of´taki Çakıroğlu Halim Ağaya vasi tayin edildiği bilinmektedir. Sofuzade Hacı Mustafa´nın bu bayram yemeği usulünü atalarından alıp sürdüren kişi olduğu tahmin edilmektedir. Mustafa´nın iki hanımdan 12 kızı ve beş oğlu dünyaya gelmişti. Kendisi Rumi 1318 (1902) yılında vefat etmiş ve cenazesi Ağıralioğlu mezarlığına defnedilmişti. Kendisi için güzel bir mezar yaptırılmış ve mezar taşları Trabzon´da hazırlatılarak atla yerine taşınmıştı (Şekil 6).  Hacı Mustafa Ağa´ nın bugün zor okunabilen mezar taşı kitabesi yeni yazı ile aşağıya çıkarılmıştır:
“El halas-ü minel mevt.
İster etme bu fena ziynete rağbet, ister et,
Mevtaya her bir takas eylesen mahkûmdur,
Sofuzade Mustafa Ağa dahi vardı dün,
İmdi bahr-i meçhullere daldı bugün madundur.
Eşraf-ı kazadan olup yetmiş
Üç yaşında vefat eden Sofuzade
Hacı Mustafa Ağa´ nın ruhunarıza en-lillah el fâtiha. 
Sene 1318 “. 
Şekil 6 Hacı Mustafa Ağa'nın mezar taşı


Öldüğü zaman bütün oğulları ve pek çok torunu hayattaydı. Oğullarından Mehmet 1908 yılında, Cafer 1908 yılında, Halim 1915 yılında vefat etmiştir. Rus işgalinden sonra 1926 yılında diğer oğlu Abdullah da ölünce Mustafa´nın oğullarından sadece Esat hayatta kalmış ve 1949 yılına kadar yaşamıştır.
Esat´ın oğlu Mustafa hiç gurbete çıkmazmış. Babam Mehmet Ağıralioğlu´nun bana anlattığına göre gurbete çıkmadığı için dedem Dursun Ağıralioğlu da Mustafa´yı destekleyerek 1940´lı yıllarda Mustafa´nın köyde muhtar olmasına katkı sağlamıştı. Mustafa uzun zaman bu muhtarlık görevini sürdürmüştü.
Bayram yemeği için 1943 yılında, 1900 doğumlu dedem Dursun (Mehmet´in oğlu, Hacı Mustafa´nın torunu), babam Mehmet´e:  “ Bayram yemeği yükünü bu evden (Esat´ın evinden) kaldırmak için bu vazifeyi artık bizim üstlenmemiz lazım” demiş. Fakat 1945 yılının 30 Ağustosunda bir böcek sokması sonucu genç yaşta vefat edince bu arzusu yerine gelmemişti.
Acaba bu bayram yemeği ananesi Esat´a atalarından mı miras kalmıştı? Bu konuda kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır. Fakat böyle olması kuvvetle muhtemeldir.
Çaykara´da, Haldizen gibi bazı köylerde de böyle bayram yemeği geleneği olduğunu duymuştum.  Ayrıca Anadolu´nun çeşitli yerlerinde köyün ileri gelenlerinin bayram yemeği verdiklerini öğrendim. Bir de Doğu ve Güneydoğu Anadolu´nun bazı köylerinde bayram günü köylülerin köy odasında veya mevsimine göre kırda toplanıp kendi yanlarında getirdikleri yemekleri hep beraber yediklerini öğrendim. Ayrıca bazı yörelerde Cuma namazından sonra cami avlusunda bir kimsenin hayrına keşkek veya lokum gibi yiyeceklerin dağıtıldığını gördüm.
Bayram yemeği âdetlerinin niçin, nasıl ortaya çıktığını bilmiyorum. Ama zamanına göre insanlar arasında iyi bir dayanışma, yardımlaşma ve sosyalleşme sağladığı söylenebilir.

31 Mayıs 2015 Pazar

SEFERBERLİK VE RUS İŞGALİ İLE İLGİLİ DİNLEDİKLERİM


Seferberlik, Rus İşgali ve Çaykara
Çaykaralı hemşehrimiz Prof.Dr.Necati Ağıralioğlu´nun kaleme aldığı “Seferberlik, Rus İşgali ve Çaykara" adlı makaleyi yayınlıyoruz
Tarih: 6.9.2015 19:20:32 / 1881okunma / 0yorum



İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Hidrolik Ana Bilim Dalı Başkanı Çaykaralı hemşerimiz Prof. Dr. Necati Ağıralioğlu´nun kaleme aldığı “Seferberlik, Rus İşgali ve Çaykara" adlı makalesini siz değerli okurlarımızla paylaşıyoruz. 
SEFREBERLİK, RUS İŞGALİ VE ÇAYKARA
İstanbul dışındaki yerleşimlerle ilgili Osmanlı Dönemine ait yazılı tarihi bilgiler hemen hemen yok denecek kadar azdır. Bu yazıda, 1914 yılında Osmanlı Devleti tarafından ilan edilen seferberlik ve 1916 yılında Ruslar tarafından işgal edilen Çaykara´da yaşananlar hakkında bölgenin insanlarından dinlediklerimi kaybolup gitmeden yazılı hale getirmek istedim. 
SEFERBERLİK
Bilindiği üzere 28 Temmuz 1914´te Avusturya - Macaristan İmparatorluğunun Sırbistan´ı işgali ile 1. Dünya Savaşı başladı. O imparatorluk tarafında Almanya vardı. Önce tarafsızlığını ilan eden Osmanlı Devleti 2 Ağustos´ta Almanların safında savaşa katıldı. Aynı gün (2 Ağustos 1914) seferberlik ilan edildi. Millet üzerinde derin izler bırakan bu zaman, yerli halk tarafından seferberlik senesi olarak anılır. 
Böylece Almanya, Osmanlı Devleti ile Avusturya- Macaristan Devleti İttifak Devletleri olarak bir tarafta, İtilaf Devletleri olan İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya diğer tarafta yer aldı. 1. Dünya Savaşının ilk zamanlarında İtilaf Devletlerine Karadağ, Sırbistan ve Romanya katıldı. Daha sona ABD, Japonya, Yunanistan, Belçika ve Portekiz de İtilaf Devletlerinin yanında yer aldı. Böylece Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri ile Doğu Cephesinde, Batı Cephesinde, İtalya Cephesinde, Kafkasya Cephesinde, Ortadoğu Cephesinde, Balkan Cephesinde, Koloniler Bölgesinde, Denizlerde savaşmak zorunda kalmıştı. 
Her Çaykara´ya gittiğimde, özellikle dönüşe yakın günlerde mahalle büyüklerini ziyaret eder, dualarını isterdim. Mahallemizin büyüğü 1910 doğumlu Şamil Yaroğlu´nu, 1970´li yılların sonlarına doğru bir gün eşim Zehra ile birlikte ziyarete gitmiştik. Kendisini ziyarete gelen herkese kahve yaptırdığı gibi bize de yanında kalan çocuğuna kahve hazırlatmıştı. Sohbet sırasında seferberlik için şöyle konuşmuştu:
 “Tek tek saymıştık; Seferberlikte bu köyden (Eğridere) 72 kişi askere çağrılmıştı. Hemen hemen hepsi şehit oldu. O devrin çocukları olan bizlerin babaları, amcaları, dayıları ve ağabeyleri şehit oldular. Bizler yetim büyüdük”.. 
Seferberlikte askere çağrılanlar arasında Hacı Mustafa Ağıralioğlu´nun (Sofuzade) 1871 doğumlu oğlu Halim´in de olduğu aile sohbetlerinde geçerdi. Halim askere sevk edilirken hastalanmış, hastalığı dolaysısıyla Of´tan geri çevrilmiş ve eve dönünce kısa süre sonra vefat etmiş.
1901 doğumlu Gülbeden Ağıralioğlu (babaannem) anlatırdı
“Huşo Köyündeki evimizden babam Ahmet Şak (Şahin) ve onun en büyük oğlu 20 yaşlarındaki ağabeyim Mustafa, Seferberlikte askere çağrıldılar. Babam Yemen´deki harbe katıldı, 7 sene askerlik yaptıktan sonra eve döndü. Fakat ağabeyim Mustafa´dan gittikten sonra bir daha haber alamadık. Hangi cephede şehit düştüğünü bilmiyoruz”.
 Bu seferberlik ilanı tarihinde kullanılmakta olan Rumi takvime göre 1315 doğumlular (1899 doğumlular), yani 15 yaşındaki  çocuk yaştaki gençler bile askere alınmıştı. Seferberlikten bütün Osmanlı topraklarında yaşayanlar çok büyük oranda etkilenmiş ve bu etki aşağıdaki türküde olduğu  gibi hüzünlü türkülere bile yansımıştı. 
Hey onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı. 
BÖLGENİN RUSLAR TARAFINDAN İŞGALİ
22 Aralık 1914 yılında Osmanlı devleti ile Rusya arasında başlayan Sarıkamış savaşı 15 Ocak 1915´te Osmanlı Devletinin yenilmesi ile son buluyor. Sarıkamış yenilgisinden sonra Osmanlı Ordusu Doğu Bölgesinden tedrici olarak geri çekiliyor. Ruslar iki yönden karşı harekâta başlarlar: 1. Erzurum yönü, 2. Karadeniz yönü. Ruslar bir yandan 16 Şubat 1916´da Erzurum´u, öbür yandan 24 Şubat 1916´da Rize´yi,  ardından 15 Mart 1916 da Of´u ve 18 Nisan 1916´da Trabzon´u işgal ederler. 
MUHACİRLİK BAŞLIYOR
Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz işgalinde halk, Rus ordusundan kaçıyor ve yollara dökülüyor. Sahilden göç edenler Terme, Çarşamba, Samsun ve Bafra´ya kadar uzanıyor. Halk yola çıktıktan sonra Rusların evini yakıp yıktığını öğreniyor. Halk şairleri muhacirlik için destanlar yazıyor. İşgalden önce askere çağrılan bir askerin ağzından söylenen bir tane destan örneği aşağıda verilmiştir. 
Trabzon´dan çıktım başım selamet,
Çavuşlu´ya geldim koptu kıyamet,
Anam ile yârim Hakk´a emanet,
Kâfir Urus yaktı da yıktı evimi,
Muhacirlik büktü benim belimi. 
Sahil yolu ve deniz bağlantısı kapanan Baltacı ve Solaklı vadileri halkı dağlara ve batıya doğru kaçıyorlar. Mayıs ayının sonuna doğru Baltacı Deresinden insanlar sırtlarında büyük  sepet ve çuvallarla Solaklı Vadisine doğru akmaya başlıyor. 
ÇAYKARA´NIN İŞGALİ VE HALKIN KAÇIŞI
Of - Çaykara arasındaki Solaklı Vadisi ve sahil kesimi Rus birlikleri tarafından tutulduğu için Çaykara halkı yaya olarak güneye ve dağlara doğru kaçmaya çalışıyor. Baltacı Deresi vadisini ele geçiren Ruslar, o vadiden batıya yönelerek Mayıs ayı sonlarına doğru ( 1916 da), doğudan Yeşilalan Köyü sırtlarından Çaykara vadisine girmeye başlıyor (Şekil 1). O mevsimde yaylalara çıkılmış olduğundan halkın bir kısmı köylerde, bir kısmı yaylalarda yaşamaktadır. Bu işgal ile tarihte ilk defa Çaykara toprakları bir yabancı ordu tarafından işgal edilmiş oldu./resimler/2015-9/6/1929396244485.jpgŞekil 1 Rus ordusunun Çaykara´ya giriş yaptığı Yeşilalan Köyü Sırtları
Toprakları işgal edilen halk büyük bir panik yaşıyor ve evlerini terk ederek kaçmaya çalışıyor. Bazı aileler ormanlara ve yaylalarda saklanıyor. Başlarında aile erkeleri olan bazı aileler ise batıya göç etmeye çalışıyor. Bu dönemi yöre halkı daha sonra Muhacirlik Zamanları diye anar.  
ORMANLARA KAÇANLAR
O sıralarda 5-6 yaşlarında olan Eğridereli Bayram Bilen yaşadıklarını Adapazarı´nda bana şöyle anlatmıştı:  “Ruslar geliyor haberini duyunca, pek çok aile ile birlikte Kastanpera Ormanlarına kaçtık. Orada 3 gün saklandıktan sonra Rusların sivillere zarar vermeyecekleri haberi üzerine bir ikindi vakti çaresiz evlerimize geri döndük”. 
YAYLALARDA SAKLANANLAR
Mevsim yaz başı olduğu için yaylalara göç edilmiş ve her hanedeki halktan   bazıları yaylalarda bulunuyormuş. Köylerde kalanların bir kısmı da Ruslar geliyor haberini duyunca yaylalara kaçıp saklanmaya çalışmış. 
BATIYA GÖÇ EDENLER
Batıya göç eden akrabalarımla ile ilgili bir göç hikâyesini 1901 doğumlu Mustafa Ağıralioğlu´ndan dinlemiştim.
 “Nüfus idaresi kaydına göre 1869 doğumlu olan babam Esat aile fertleri ile birlikte ve dedemin konağında yaşayan 1885 doğumlu amcamın oğlu İbrahim Ethem (Cafer´in en büyük oğlu) ailesi ve kardeşi 1901 doğumlu Muhammed´le birlikte batıya doğru kaçıyoruz. Ataköy´ün üstündeki Aymeydanı´na geldiğimizde karşısındaki dağdan Ağıralioğlu Konağının yanmakta olduğunu gördük. O sırada, 12 odalı taş bina olan konağın kapı anahtarlarını, Sultanmurat yolundaki Aymeydanı´nda çimenlerin üzerine attık ve yola devam ettik”. 
Batıya göç edenler, Kemer Dağını aşıp Bayburt - Aydıntepe üzerinden Kelkit Vadisine geçerler. Bütün doğu Anadolu´dan gelen kafilelerle birleşen bu insanlar batıya yolculuklarına devam ederler. Büyük bir beyaz bezi bayrak yaparak ilerleyen bu kafilelerin fotoğrafları Rusya arşivlerinde bulunmaktadır. Yarı aç ve susuz, sırtlarında yanlarında taşıyabildikleri eşyaları olduğu halde gündüz yol yürürler, gece güzergâhları üzerindeki köy ve kasabalardaki ahırlarda veya metruk evlerde barınırlar.  Kötü sağlık şartları ve yol durumu hastalıklara ve ölümlere sebep olur. Bölgede tifo salgını vardır. Niksar yakınlarında bir gecede İbrahim Ethem´in iki çocuğu ve annesi Meva vefat eder. O evden geriye kalan İbrahim Ethem ve Muhammed batıya doğru giderek Düzce istikametinde yol alırlar. 
Esat ve ailesi ise Niksar´dan kuzeye yönelir, Terme ve Çarşamba tarafına geçerler. Ruslar Çaykara´dan çekilene kadar, buralarda yaşarlar ve Esat terzilik yaparak ailenin geçimini sağlamaya çalışır. Aile işgalden sonra memleketlerine geri döner. 1980´li yıllarda kendisi ile sohbet ederken Esat´ın büyük oğlu Mustafa Ağıralioğlu bana:
 “Keşke geri dönmeyip orada kalsaydık” demişti.
Batıya göç eden ailelerin bir kısmı işgalden sonra da memleketlerine geri dönmezler; gittikleri yerlerde kalırlar. 
HUŞO´DAN KAÇANLAR
O zamanlar 12-13 yaşlarında olan Gülbeden Ağıralioğlu (Babaannem) ara sıra bana ve kız kardeşim Safiye Hoş´a anlatıyor
“Haziran ayının başıydı. İnsanlar hayvanları ile yaylaya çıkmıştı. Annem yayladaydı. Biz çocuklar köydeydik. Ruslar geliyor denince, Huşo Köyünde komşu aileler birleşip gruplar oluşturarak batıya doğru kaçmaya başladık.  Eğridere ve Maraşlı´yı geçip Ataköy´e geldiğimizde Rus komutanı askerlerini gönderip kafilemizin yollarını kestirdi ve evlerimize geri dönmemizi bildirdi. Daha önce gidenler Ay Meydanı´nı aşmıştı. Dediklerine göre sivillere zarar verilmeyecekti. Bunun üzerine yollardaki halkın bir kısmı yollardan geri dönüyor. Geri dönerken Hadi Pazarı yakınında Rus devriye askerleri ile karşılaştık ve bir ineği askerler alıp götürmek istediler. İnek sahibi Rahime isimli bir kız karşı çıkınca askerler onu götürmeye kalktılar. Onu kurtarmak için kafile ile askerler arasında itişmeler ve kavgalar yaşandı. Bu kargaşalıkta, benden büyük bir kız arkadaşımla gruptan koptuk. Onun da adı Rahime olan ve benden 3-4 yaş büyük olan arkadaşım devamlı ağlıyor ve benim hızlı koşmamı istiyordu. Ben tehlikelerin farkında değilim. Koldere Köyüne doğru hızla koşuyoruz. Bir süre sonra bizim bölgeden çok aşağılara düştüğümüzü anlayınca yokuş yukarıya yöneldik. Ormanlar içinden ve sarp yamaçlardan çok zorluklar çekerek yürüdük. Hava kararırken Eğridere Cami hizasında yanmakta olan Ağıralioğlu konağının yanından geçen yola çıktık. Rus birlikleri Eğridere Köyü, Kaban Tepesinde karargâh kurmuşlar ve etrafı projektörlerle aydınlatıyorlardı.  Ruslara görünmemek için Konağın bulunduğu yerin üst tarafından mısır tarları içinden eğilerek yürümeye çalışıyoruz. Konak yeni yakılmış. Yollar ve evin etrafı bakır kazan ve çanaklarla dolu. Havada yanık kokusu ve dumanlar var. Mısırların boyu henüz bir metreyi aşmadı. Bu tarla geçişlerinde, görünmememiz için arkadaşım iyice eğilerek yürümemi tembih ediyor ve arada sırada eğilmem için sırtıma yumruklar vuruyordu.  Böylece biz iki çocuk Ruslara görünmemek için yolun yukarısındaki mısır tarlaları içinden eğilerek o bölgeyi geçtik. Karanlıkta ormanlar içindeki dar patikalardan yürüyerek gece yarısı Huşo´ya vardık. Mahallede hiçbir evde ışık yok; evler boşalmış durumdaydı. Behzat Efendilerin evinin alt katındaki ahırdan hafif bir ışık geliyor. O evin kapısını çaldık. Korka korka kapıyı açtılar. Evin ahırına saklanmıştılar. Mahallede kediler aç, evlerin kapılarında miyavlıyorlar. Ertesi gün yaylaya gittik. Yayladayken Rus devriye askerleri geliyor denince herkes kapısını kilitliyor. Bazıları kapılara dokunmadan geçerken, bazıları kapıyı kırıp içeriden yiyecek çalıyor. Bazen de otlaklardaki sürülerden inek çalıp kesiyorlardı.” 
RUSLAR TAŞ KONAKLARI, CAMİ ve MEDRESEYİ YAKIYOR, ŞEHİTLER VERİLİYOR
Rus işgali sırasında, seferberlik dolayısıyla eli silah tutan erkekler askere alındığı için, bölgede çatışacak pek insan gücü yok. Ruslar Çaykara ve köylerine hâkim bir yer olan Eğridere Tepesine karargah kurmuşlar (Şekil 2 )./resimler/2015-9/6/1930365307977.jpgŞekil 2 1916 Rus işgalinde Rusların karargâh kurduğu, Çaykara ve köylerine hâkim olan Eğridere Tepesinin günümüzdeki fotoğrafı
Bununla birlikte başlangıçta etraftan toplanan gençlerle küçük ve dağınık gönüllü grupları meydana gelmiş ve bunlar arazinin ormanlık ve engebeli olmasından yararlanarak vur-kaç usulü ile Rus birliklerine zarar vermeye çalışmışlar. 
 Bu gönüllülerin dağınık halde taş konaklara saklandığını fark eden Rus birlikleri işgalin ilk günlerinde Eğridere Köyündeki Ağıralioğlu konağını, Halim Şen´in (Lema) konağını, Korkmaz´ların konağını ve diğer konakları yakıyorlar. Bahsedilen son iki konak aynı mahallede ve yan yana buluyordu. Bu iki konağın yanışını,  o sırada Ruslardan silahını saklamak üzere toprağa gömmek için karşı yamaçtaki koruda bulanan 1901 doğumlu Mustafa Yıldız ve yaşıtları Süleyman Korkmaz (Kuber) ile Ali Şen (Mişo) uzaktan görür ve çaresiz elemle seyrederler. 
Halim Şen´in oğlu 1933 doğumlu Hasan Şen bana anlatıyor: 
“Babam Halim Şen´in konağını ateşe veren iki Rus askeri evden kaçmakta olan Halim Şen´in kızına, yani ablam Ayşe´ye ve Hasan Şudur´a ateş edip onları şehit ediyorlar. Evi yaktıktan sonra Eğridere tepesindeki karargâha dönerlerken bu iki Rus askerinden biri Çaykaralar´ın evinin altında milislerle çıkan çatışmada öldürülüyor”. 
KÖYDEKİ ÇATIŞMADA BİR ŞEHİT DAHA
Bölgenin bazı gençleri Rus işgaline karşı direnç gösteriyor. Abdullah Ağıralioğlu´nun hanımı Necibe 1950´lerin sonlarında biz gençlere şöyle anlatmıştı: 
”Gönüllü gençler ormanlarda ve tarlalarda saklanarak düşman birliklerine saldırıyor ve zarar veriyordu.  Bazıları evimin avlusuna gelerek yemek yiyor veya arkadaşlarına yemek istiyordu. Geceleri belli yerlerde saklanıyorlar ve gündüzleri Rus askerlerinin geçeceği yerlerde pusu kurarak Ruslarla çatışıyorlardı”. 
Amcam 1930 doğumlu Hasan Ağıralioğlu, 1942 doğumlu Hatice Yıldız ve diğer büyüklerimiz aynı konuyu bana şöyle anlatmışlardı: 
”Ruslarla çarpışan iki gönüllü Ağıralioğlu konağında İbrahim Ethem´in annesi Meva tarafından saklanıyor ve onlara yemek veriliyor. Bir sabah yemek yerlerken Bayburtlu olan Muhammed isimli gönüllü, o gün çarpışmalarda vurulacağını rüyasında gördüğünü söylemiş. O gün çatışmalara katılmaması istendiği halde çarpışmalara katılmış. Aynı gün Serinsu Mahallesinde, Korkmaz´ların evini ateşe veren Rus askerleri ile Çaykaraların evinin altında yol dönemeçlerinde milisler çatışırken bizim Muhammed vurulmuş ve şehit düşmüştür. Ölüsü alınıp Ağıralioğlu´nun Cami yanındaki mezarlığına defnedilmiş”. 
Bu şehidin mezarı 1990´lı yıllarda Hafız Muhammed Yıldız önderliğinde yapılan çalışmalarla düzenleniyor. Bu maksatla toplanan paralarla mermer kaplı olarak güzel ve şehide yaraşır bir mezar ortaya çıkıyor. Ayrıca şehidin adı ve künyesi belirlenerek mermer mezar taşına kitabesi yazılıyor. Bir de mezara bir bayrak direği dikilerek bir Türk bayrağı asılıyor. Daha sonraki yıllarda şehidin yerini öğrenen akrabaları gelip şehidin mezarını ziyaret ediyor. 
Ruslar, ayrıca zemin katı taş, üst katı ahşap olan Eğridere camisini yakıyorlar. Cami´nin taş duvarları sağlam kaldığı için işgalden sonra caminin ahşap üst kısmı yeniden yapılıp hizmete açılmıştı. Caminin kuzey doğu kenarına ahşap uzun bir direk etrafındaki ahşap dönen basamaklarla çıkılan bir minare eklenmişti. Çocukken dışarıdan tahta ile kaplı bu minarenin şerefesine çıkar ve etrafı seyrederdik. Rüzgârlı havalarda bu ahşap minare bayağı sallanırdı.  Bu caminin yontma taştan olan köşe taşlarını çocuklukta çeşitli oyunlar için kullandığımızı hatırlıyorum. 1976 yılına kadar hizmet veren bu cami binası yıkılarak bugünkü betonarme cami yapılmıştır (Şekil 3) . 
Ruslar büyük bir ahşap bina olan medrese binasını da yakıyorlar. Bu medresede, resmi kayıtlara göre 1888 yılında Müderris  Sadoğlu Mahmut Efendi´ nin 60 öğrenci okuttuğu bilinmektedir. Yakılan medrese binasının külleri ve kömür artıkları uzun yıllar arsasında oynayan biz çocuklar tarafından bile fark edilirdi. İşgalden sonra bu arsanın doğu tarafına ahşap bir köy toplantı odası yapılmıştı. Daha sonra, 1950´li yılların sonlarına doğru medrese arsasına iki katlı ahşap bir medrese binası inşa edildi.  Bu ahşap bina da yıkılarak 2000´li yıllarda bugünkü 3 katlı lojmanlı betonarme bina yapılmıştır./resimler/2015-9/6/1931260621438.jpgŞekil 3 Rusların yaktığı ve daha sonra halkın ahşap olan üst katını yeniden yaptığı cami ve yeniden yapılan ahşap medrese (resmin sol kenarında)
KİLİTLİ EVLERİN KAPILARI KIRILIYOR
Çaykara´da işgal başlayınca bizim ev halkı, bazı kap ve kaçaklarını misafir odasının altında toprağa gömüp kapıları kilitleyerek yaylalara kaçanlara katılmışlar. 1908 yılında yapılmış olan 6 odalı evimiz oldukça büyük ve yeni olduğu için dikkat çekmiş olmalı ki, Ruslar batı tarafındaki ahşap kapıyı kırarak içeri girmişler. Doğu tarafındaki mutfağın büyük kapılı kileri (ambar) de kilitli olduğu için onu da balta ile kırmışlar. Bu kapıda enine boydan boya demir menteşeler vardır. İşgalden sonra sol taraftaki kapıda yarılan tahta uygun bir şekilde birleştirilmiştir. Bugün bile bu kırık izleri tahtalarda görülebilmektedir.  Ayrıca kiler (ambar) kapısı da aynı şekilde aslına uygun olarak daha sonra tamir edilmiştir. 
2000´li yıllarda Babam Mehmet, Amcam Kemal, Kardeşim Dursun ve diğer aile fertleri ile birlikte evin alt katında bir oda ve bir salon inşaatı yaparken temelin kazılması sırasında, kap kaçağın kazılıp gömüldüğü yeri gördük. Bu yer gevşek malzemesi ve kolay kazılması ile dikkatimizi çekmişti.  Bu husus aramızda tekrar sohbet konusu olmuştu.
İşgalin ilk günlerinde kilitli veya kilitsiz evlere girilmiş, halkın elindeki ve evindeki bütün silahlar toplanmıştı. 
KÜÇÜK MUHAMMED KAYBOLUYOR
İbrahim Ethem ve kardeşi Muhammed diğer kafilelerle birlikte batıya doğru yolculuğa devam ederler. 1980´lerin sonunda Adapazarı´nda oğlunun yanına gelen Muhammed, kız kardeşim Safiye Hoş´a bir zamanlar Taraklı İlçesinde kaldığını belirterek kendi göç hikâyesini şöyle anlatır: 
“Ağabeyim İbrahim Ethem´le birlikte batıya doğru göçe devam ederken, askerler Düzce´de at arabamızı durdurdu.  Sen askersin diyerek askerler ağabeyimi alıp götürdüler. Bizim evden sadece ben kalmıştım. Diğer kafilelere karışarak yola devam ettim.  Adapazarı´na varınca kafiledeki herkes bir tarafa dağıldı. Ben kimsesiz bir çocuk olarak meydanda kalakaldım. Yanıma bir kişi geldi ve niçin beklediğimi sordu. Ben de kendi hikâyemi anlattım. Beni alıp Taraklı´daki evine götürdü. Koyun sürüleri vardı. Ben bu sürüleri gütmeye başladım. Bir süre sonra adamın oğlu bir kişi vurmuştu. Adam, bana suçu kabul etmem halinde hapiste bana bakacağını söyledi. Böylece ben hapse düştüm. Fakat vurulan kişi ölmediği için ifadesinde kendisini benim vurmadığımı ve adamın oğlunun vurduğunu beyan edince hapisten çıktım. Yine o adamın sürülerini gütmeye devam ettim. Aradan bir zaman daha geçti. Bizim köyden Hasan Şutur (Boz) (1903 doğumlu) Taraklı tarafına kalaycılık yapmaya gelmişti. Karşılaştık ve konuştuk. Bana sen Ali´nin kardeşisin, hazırlan benim işim bitince beraber memlekete gideceğiz dedi. Ben de hazırlandım. Onun işleri bitince yanıma geldi. Yanında çalıştığım adam yıllar sonra bana çalışma karşılığı hiçbir hak vermedi. Sadece yol harçlığımı vererek oradan Hasanla birlikte ayrıldık ve memlekete döndük”. Safiye: “Şimdi, yıllar sonra Taraklı´yı görmek ister misiniz” diye sorunca: ” Hayır hakkımı vermediler, onlara küstüm, bir daha oraları görmek istemem” demiş. Böylece kayıp olduğu bilinen Küçük Muhammed 3 yıl sonra memleketine ve evine geri döner. Bu hikâyeyi ben de zaman zaman aile büyüklerimden dinlemiştim. 
Bu arada, Sakarya İli, Taraklı İlçesine çok yakın küçük bir köy olan Çay Köyü´nü yaklaşık 300 yıl önce Çaykara´dan gelen insanların kurmuş olduğunu öğrendim. 
İBRAHİM OSMANCELEPOĞLU´NUN OF´TA SORGUYA ÇAĞRILMASI
İşgal günlerinde bölgenin ileri gelenlerinden İbrahim Osmancelepoğlu milis kuvvetlerine katılmış ve ona devlet tarafından yüzbaşı rütbesi ve silah verilmişti. İşgal sırasında İbrahim, Rus birlikleri komutanı tarafından Of´ta sorguya çağrılmış.  Bu sorguya günlük kıyafeti ile giden İbrahim´e komutan niçin günlük kıyafetle geldiğini sormuş. O da “Siz beni istediniz, benim kıyafetlerimi isterseniz, getiririm” demiş.  Komutanın esas sorusu şu olmuş: ” Niçin Rus birliklerine karşı gönüllü topluyorsun ve halkı kışkırtıyorsun?” olmuş. Cevap olarak    “Siz benim yerimde olsaydınız aynısını yapmaz mıydınız” demiş. İbrahim ceza almadan oradan ayrılmış. Fakat bölgenin diğer bazı ileri gelenleri sorgulamadan sonra Rusya´ya sürgüne gönderilmiş. 
Ordumuzun Trabzon´u ve bütün bölgeyi kurtarmak için hücuma geçtiği ve düşmanı Bölümlü´ye kadar sürdüğü harpte Sultan Murat Yaylasında 22 Haziran 1916´da şehit düşen 72 askerimiz için daha sonra yapılan Sultan Murat ŞehitliğiŞekil´ 4 te gösterilmiştir.
/resimler/2015-9/6/1932149997454.jpgŞekil 4 Sultan Murat´ta 22 Haziran 1916´da şehit düşen askerlerimize daha sonra yapılan şehitlik 
İŞGAL YILLARI
Ruslar Anadolu´nun iç kısımlarını işgal ederken yol yokluğundan dolayı silah ve makinelerini iç ve yüksek kesimlere zor taşımışlar ve yüzden birlikleri çok zor ilerlemişti. Birlikler çok zayiat vermişti. Bunun için ilk iş olarak sahille iç kısımların bağlantı yollarını yapmaya koyuldular. Yaklaşık 110 kilometrelik Of – Çaykara - Bayburt araba yolunu yerli gençleri kazma- kürek çalıştırarak 1,5 yılda tamamlarlar (Şekil 5). Çalışanlara ücret olarak bazen ekmek, bazen külçe şeker ve bazen Rus parası manat dağıtılmış. Bir kısım gençler Rus Mangırını her ay altına çevirmiş. Bir kısmı ise bu parayı manat olarak saklamış. Ruslar çekilince manatlar geçersiz olduğu için bu manatlar hiçbir işe yaramamış. Onun için işgalden sonra halk arasında bazı malların değersizliğini ifade etmek için “Rus mangırı ile beş para etmez” ifadesi yaygın kullanılmıştır.
/resimler/2015-9/6/1933013748325.jpgŞekil 5 Çaykara-Bayburt arasındaki Derebaşı´nda Rusların yaptığı ve dünyanın en tehlikeli yolu olduğu söylenen karayolu 
Ruslar  Harşit (Doğançay) Çayına kadar bölgeyi kalıcı olarak işgal etmişti. Rus yöneticiler halkın tepkisini çekmemek için halka zulüm yapmamaya çalışırken bazı askerler, özellikle Ermeni asıllı askerler halka zulüm ve işkence yapıyorlardı. Halkın elinden bazen malları ve hayvanları alınıyor, bazen kadınlara saldırılıyordu. Rus birlikleri içinde bulunan Kırım ve Kazan Müslümanları gibi askerlerden sivil halk zulüm ve işkence görmüyordu. 
Annem Havva Ağıralioğlu anlatmıştı: 
“Annem Hatice Şabanoğlu, işgal sırasında çocuğu 1,5 yaşındaki İbrahim´i yanına alarak evden çıkıp Komlar denen mevkie işe giderken yolda uzaktan Rus devriye askerlerinin gelmekte olduğunu görünce çocuğunu yol ortasında bırakıp yolun aşağısındaki uçurumlu kayalıklara kendini atıyor. Uçurumun dibinde kuru ağaç yapraklarından bir yığın olduğu için kendisi hafif yaralanmalarla kurtuluyor. Rus askerleri çocuğa dokunmadan yanından geçip yollarına devam ediyorlar”. 
RUSLARIN GERİ ÇEKİLMESİ
Çarlık Rusya´sında Jülyen takvimi´ne göre 25 Ekim 1917´de, (Miladi takvime göre 7 Kasım 1917) Rusya´da Ekim Devrimi (İhtilal) olur. Geri çekilmek zorunda kalan Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 18 Aralık 1917´de Erzincan Antlaşması yapılır. Bu antlaşma ile Rusya işgal ettiği topraklardan geri çekilecektir. Bu antlaşmaya Ermeniler uymayıp Osmanlılar aleyhine katliamlara girişince, oranın komutanı Vehip Paşa´ya ileri harekât emri verilir. 11 Şubat 1918´de genel harekât emrini alan Osmanlı ordusu bir koldan Kafkasya´da ilerler. Diğer koldan Trabzonlu Albay Hamdi Bey (Pirselimoğlu) komutasındaki, 37. Tümen, Giresun´dan 123. Alay ile takviye edilerek Trabzon üzerine yola çıkar. Böylece 15 Şubat 1918´de Vakfıkebir,17 Şubat 1918´de Akçaabat, 24 Şubat 1918´de Trabzon ve 27 Şubatta Çaykara işgalden kurtulur. 
Ömrünün büyük bir kısmını Adapazarı´nda geçiren Bayram Bilen Rusların çekilmesini bana şöyle anlattı. “Şubat ayının sonlarında bir gün biz çocuklar, Eğridere Köyü Camisinin yanında ayakta durarak Çaykara - Ataköy arasındaki araba yolundan Rus askeri araçlarının konvoy halinde Of´a doğru düzenli bir şekilde geçtiklerini ve geri çekildiklerini seyrettik”.